gönderen acem_kızı » Pzr Kas 09, 2008 3:30 am
[font=Tahoma]Şairin bir şiirinde terennüm ettiği gibi “zaman; içindeki musibetlerle ve nimetlerle beraber fenaya giden, zail olan bir andan başka bir şey midir?” Dünyanın taliplisi, ona perestij edeni çoktur ama ona nail olan bir fert gösteremezsiniz. Bütün bunlar bize insanın bu dünya için yaratılmadığını, başka bir yurda gitmek için muvakkat bu dünyaya bir misafir olarak gönderildiğini göstermektedir. Bununla beraber, insana arız olan bütün nimetler de, musibetler de ahiretini imar adına verilmiş bir nevi krediler gibidir. Bu gün yeryüzünde her fert kendi hayat penceresinden mazi ve müstakbel ufkuna baktığında hep nimet ve musibet ummanlarında yelken aldığını görecektir. Şu hayat mücadelesi içinde istisnası olmayan bir şey; herkes seviyesine göre bazan sıkıntılarla, dertlerle, yaka paça olur, bazen de nimetlerin o inşirah veren havasını tadar.
Kimi zaman insan, belaların o amansız dalgalarına maruz kaldığında, boğulmaya yüz tutmuş bir insan gibi, dünya bütün genişliğine rağmen onun için öyle bir darlaşır ki, tamamen ümitsizlik soluklamaya başlar, hatta ölümü bir kurtuluş olarak talep etmeye başlar. O, kendisini bu fırtınalı atmosferden kurtaracak doğru limanlara, koylara, yönelmediğinde, yöneldiği bütün sahte limanlar onun için ayrı bir girdap haline gelir ve o girdaplardan birinde hayatı noktalanabilir.
İşte insanı dehşetli fırtınalardan, amansız bela dalgalarından kurtaracak yegane koy, liman sabrının o asude iklimidir. Sabır; ağrı, acı, tahammülü güç ve katlanması zor hadise ve vakalar karşısında dişini sıkıp dayanma manalarına gelir. Efendimiz (s.a.v) “Sabır, musibetin ilk tosladığı anda gösterilen tavırdır” buyuruyor. Bu ise sabrın arkasına konulan mükafata ulaşabilmenin şartıdır.
Bitkilerden, hayvanlara onlardan kainatın en şerefli varlığı insana kadar herşeyin bir üst mertebeye yükselmesi hep sabırla mümkün olmaktadır.. Mesala bir buğdayın nebatiyetten çıkıp insan mertebesine yükselmesi için alabildiğine sabır imbiklerinden geçmesi gerekir. Hz. Mevlana mesnevisinde bunu şöyle özetler.
“Bir buğdayın, insana gıda ve kuvvet, onun dizlerine derman, gözlerine nur ve yaşamasına esas olabilmesi için toprağın bağrına gömülmesi, toprakla mücadele ede ede filizlenip gelişmesi, sonra biçilip harmanda dövülmesi, samandan ayrılıp değirmende öğütülmesi, teknelerde yoğrulup hamur haline getirilmesi, fırınlara atılıp ateşte pişirilmesi, sonra dişlerle bir kere daha parçalanıp mideye gönderilmesi şart ve zaruridir.”
Bu açıdan, insanın da insanlığa yükselmesi, melekleşmesi, hatta melekleri geçip kamil manada insanlığa faydalı hale gelebilmesi için de, binbir türlü sabır imbiklerinden geçmesi gerekir. Zira ne kadar cereme, risk o kadar mükafat. Bu açıdan insan doğumdan ölüm anına kadar devamlı surette sabır ve şükürle imtihan olacaktır. Hem kendi hayatımız, hem de bütün insanlar zaviyesinden baktığımızda dertsiz, tasasız bir insan bulmak mümkün değildir. Mesele bu derdi ve tasayı hayra çevirmedir. Bunu başaramayan insanlar o musibetlerin baskısından kurtulabilmek için aradıkları yanlış çarelerle ya demhaneye, hastaneye, veya hapishaneye düşmekte hatta bir ileri safhada intiharla hayatlarına son noktayı koymaktadırlar.
İnsan, böyle bir hale giriftar olduğunda o haletten kurtulmak için merhum Elmalı Hamdi Yazır’ın da bir yerde değindiği gibi şöyle bir yaklaşımla nefes almaya çalıştığı takdirde yararlı olacağı kanaatindeyim. O yaklaşımda şudur:
Kalbin çalışmasına baktığımızda devamlı surette kalp kulakçıklarının açılıp, kapandığını görmekteyiz. Kalp kulakçığı kapandığında kalp vücuttaki kanı toplar, onu dezenfekteye tabi tutar. Kalp kulakçığı açıldığında da temizlenen o kan, vücudun en ücra hücresine gitmek suretiyle vücudun hayatiyetini devam ettirmesine vesile olur. Şimdi devamlı kalp kulakçıklarının kapalı kalması demek o insanın ölümü demektir. Devamlı kalp kulakçıklarının açık kalması da o insanın ölümü demektir. Maddi açıdan insanın hayatiyetini devam ettirebilmesi kalp kulakçıklarının devamlı açılıp kapanmasına bağlıdır. Bu açıdan devamlı kalp kulakçığım kapalı veya devamlı açık kalsın diyen bir insan esasta ölüm fermanını imzalamış demektir.
İnsan hayatı da kalp hayatı gibidir. İnsan da manevi açıdan devamlı musibetlerle, nimetlerle imtihan olmaktadır. Kalp kulakçığının kapalı hali insanın sıkıntı, ızdırap atmosferindeki kabz haline benzemektedir. Kulakçıkların açık hali, nimet, sevinç, saadet anındaki inşirah, (bast) haline benzemektedir. Nasıl kalp kulakçığı kapandığında, kabuğuna çekilir, büzüşür bir sıkıntı bir ızdırap yaşar fakat kanın temizlenmesi buna bağlıdır. Bunun gibi insan da, musibete maruz kaldığında o musibet paletleri altında preslenmeye tabi olur ki, günahları temizlensin, ruhen saflaşsın. İnsana bu mükafatı kazandıracak şey ise sabırdır. Yani Allah (c.c) (c.c), insana musibet verdiğinde sabır ister, nimet verdiğinde şükür ister.
Cenabı Hak, bela verdiği bir yerde kul sabrederse kulun derecesini artırır bir derece yukarda nimet vardır. O makamda kul nimete şükrettiğinde derecesi yine artar. Bir derece yukarda bu defa musibet vardır. Bu noktadan hareketle insan hayatı, dairevi bir hareket gibi devamlı musibet-sabır, nimet-şükür ekseninde devam eder gider. Şayet bir insan devamlı bast hali yaşıyorsa, onda rahat rehavet hakimse esasen o surette canlı gözükse bile manevi yönden o canlı cenazedir. Aksi durumda devamlı kabz hali yaşıyan insan için de aynı şey sözkonusudur. Dolayısıyle bir kalp gibi hayatiyetini devam ettiren bir insan kimi zaman musibetlerle kim zaman nimetlerle imtihan olan insandır. Bu açıdan sıkıntıya, belaya, derde, tasaya maruz kalan insanlar, potansiyel rahmet kaynağı olan bu mevzularda Allah (c.c)’a (cc) şikayet ve isyan değil, teşekkür etmelidirler.
“Allah (c.c) sizin hayır gördüğünüz şeylerin altından şer, şer gördüğünüz şeylerin altından da hayır çıkarabilir.” İlahi fermanı zaviyesinden musibet, zahirde şer görünebilir ama derinlemesine düşünüldüğünde her yönüyle hayır olduğu görülecektir. Aşağıdaki hadislerde bu manayı ortaya koymaktadır:
Bir hadiste “Cenab-ı Hakk, kuluna ameliyle ulaşması zor bir makam takdir buyurmuşsa ibadet ü taatıyla o zirveye ulaşması imkansız görünen o kimseyi nefsi ve ailesi itibariyle imtihana tabi tutar.. sonra da o imtihana karşılık ona sabır verir; derken kulunu yükseltip o menzile erdirir.”
Başka bir hadiste “Mü’minin durumu şayan-ı takdirdir; niye olmasın ki; onun her işi hayırdır ve bu da mü’minden başkasının sahip olduğu bir şey değildir. O, neş’e ve sevinç ifade eden bir duruma mazhar olunca şükreder, bu onun için hayır olur. Herhangi bir sıkıntıya maruz kaldığında da sabreder bu da yine onun için hayır olur.”
Müslüman bir şahsın sahip olduğu bu avantajlara, bu bakış açısına da İslamın dışında hiç bir fikri cereyan müntesipleri sahip değildir. Netice olarak; insanı sabır ve şükür konusunda bu ufka ulaştıracak şey ise tahkiki imandır. Böyle bir imandan yoksun olan kimseler çaresizlik soluklamakta, neticede o musibetlerin paletleri altında hayatlarını noktalamaktadırlar. İmanın yarısını teşkil eden sabra sahip olan kimselerin ise hayatta aşamayacakları bir problem yoktur. Ve bu kimselerin hayatlarında modern dünyanın hastalığı olan stresten eser bulmak mümkün değildir. Hakiki mü’minlerin hayatları buna şahittir.
Cengiz İnanır
[/font]